shinobi

japonca ninja anlamı taşıyan kelimedir.

wikipedia'nın erişime açılması

globalleşen internetin çağına uyamayan dünyanın sonuçları

kedi tırnağı

eğer bir kediniz varsa size nasıl bir şey olduğunu hissettirerek aktaracaktır.
(bkz:her güzelin bir kusuru vardır.)

myminibaby kolluk

iki senelik annelik hayatımda verdiğim parayı sonuna kadar hak eden ürünlerin başında gelen, yüzme yardımcısı.

kolluğu 8. aydan itibaren kullanabiliyorsunuz. bebeğinizin kafasını 17 cm sudan yukarıda tutuyor. kendini güvende hisseden bebek kısa sürede yüzmeye adapte oluyor. kolluğu takıyorsunuz ve rahatınıza bakıyorsunuz.

maliyeti yüksek bir ürün. bu nedenle önce deneyip sonra alabilirsiniz.

not: anne tavsiyesidir.

hayalet seçmen

mega, ultra, hiper teknolojik ysk radarına takılmayan seçmendir. diğerleri için
(bkz: hayalet uçak)
(bkz: hayalet gemi)

geleneksel tıp

haslet

özüne uygun özellikleri olan ve özüne duyulan samimiyet anlamında kullanılıyor.

komşuluk

birbirine yakın ikamet eden insanlar arasında gelişen, artı ve eksileri olan bir ilişki biçimi.

komşular toplum baskısı denilen şeyi ilk oluşturan kişiler topluluğu olduğundan mütevellit yaşamı sınırlayan, zor hale getiren kimselerdir. ufak tefek yardımlaşmalar, ihtiyaç halinde omuz verip destek olmalar bu kuşatılmaya değer mi şahsen emin değilim.

erkeğin hukuk önünde ikinci sınıf vatandaş yapılması

hey hey hey! dostum şimdi sakince elindeki mouse'u yerine bırak ve yazacaklarımı oku.

bir insanın ikinci sınıf olmasını ancak kendi belirler. hoop ben seni ikinci sınıf yaptım yok birinci sınıf yaptım gibi şeyler ancak çizgi filmlerde oluyor. seni lord ilan ediyorum!!!

kime göre diye sorarlar. evet belli konularda kanunen zorluklar var hem kadın hem de erken için ama bu kesinlikle bir bahane veya ardına sığınılacak bir şey değil.

işin kötü tarafı erkek veya kadının bunu kabul etmesi ve bunu yaşıyor olması. siz kabul etmedikçe kimse size ikinci sınıf muamelesi yapamaz.

bir de sözlük erkekleri biraz ağlamayın ya hu.

eyt

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.

dejavu


köprüye yaklaşırken önce paltosunu, sonra ceketini çıkardı. nefes almak için kravatını gevşetti. bir türlü üzerindeki ağırlıktan kurtulamıyor, hala kendini kokuşmuş bir çöp yığını gibi hissediyordu. köprünün ortasına geldiğinde bir süre denizi seyretti... birkaç tekne dışında, in cin top oynuyordu, kıpırtı bile yoktu. deniz, düz koyu gri bir çarşaf gibiydi... korkulukların diğer tarafına geçtiğinin farkında bile varmadı. rüzgar yüzüne vurup dengesini sarsınca, ne yapmakta olduğunu fark etti, tuhaf olan: korkmuyordu artık. az evvel önünden geçen martı gibi açtı kollarını gri maviliğe sarılmak için. gökyüzünden dökülen yağmur damlası gibi karıştı denize.
suya değince, kurşun gibi ilerlemeye devam etti bir sandığın içine girdiğini sandı. dört tarafını saran karanlığı, başka türlü anlamlandıramadı. nefesi kesilip, nefes almaya çalışınca, etrafına dokunmaya başladığında, bunun etten bir duvar olduğunun farkına vardı. boğazın tam ortasında balinaya yem olmak tamda ona göre bir durumdu. balina’nın midesi tıpkı pinokyo’da anlatıldığı gibiydi... yarısı su, yarısı hava. ne yapmaya çalışıyordu bu koca aptal onu yemeyecekse ne demeye yutmuştu? arada homurtusunu duyuyordu, hatta bazen kalp atışlarını. yumuşak bir yerde sadece yatabiliyor, sürekli dışarıyı dinliyordu. karanlıkta el yordamı ile yaşıyor, sadece dinleyerek beynini zinde tutmaya çalışıyordu. içinde bulunduğu karanlık onu soyutlaştırıyor geçmişin izini hızla siliyordu. bazen kendi kendine mırıldanıyor, ama kelimeleri karıştırıyordu. adını, ne iş yaptığını, sevdiği kadını ve köprüye niye çıktığını unuttu. her gün daha fazla ses duymaya başladı, artık yemek olduğunu bile unutmuştu... onun kalp atışları artık huzur veriyordu... tatlı bir melodi gibi dinlemek ve onu dinleyerek uykuya dalmaktı, çoğu zaman yaptığı. kalp sesi hayattasın demekti. yaşıyorsun, yaşıyorum demekti. içimde olduğun sürece bana aitsin der gibi idi. bu uğultulu karanlık onu içine kabul etti... yediği yiyeceklerden hızla kilo alıyordu. bazen olduğu yerde dönmesi bile güç oluyordu.
zamanla etrafını bir zar kapladı, elini kolunu bağladı "demek böyle oluyordu: koza gibi uzun süre yiyeceğini saklıyor, acıkınca yiyordu." tuhaf bir minnet besliyordu bu canlıya. bazı günler balık sürüleri geçiyordu yanlarından, bazı günler hiç kımıldamadan öylece duruyordu, içinde bulunduğu canlı. aşırı hareket ettiğinde onu hissettiğini fark etti. döndüğü zaman duruyor, mide duvarına tekme atınca ona dokunmaya çalışıyordu... tıpkı mors alfabesi gibi... derisi suyun içinde durmaktan buruşmuş, pul, pul dökülmeye başlamıştı. saçları kaşları ışık görmediği için dökülmüştü çoktan. buruşuk tüysüz bir et parçasıydı artık. kafası orantısız şekilde büyümüş yattığı yerde bile dengesini kuramaz olmuştu konuşamıyordu, ilk zamanlar birkaç kez denedi ama kelimeleri çoktan unuttuğunu fark edince vazgeçti. şimdi tek amacı hayatta kalmaktı. bir gün tuhaf bir şey oldu: gözlerini açamayacak kadar aydınlık bir ışık doldurdu bulunduğu karanlığı. ahtapota benzeyen uzantı çekip aldı, onu yapıştığı et parçasından. bırakın beni durun yapmayın demek istedi ama tek yapabildiği avazı çıktığı kadar çığlık atmaktı... ait olduğu karanlık onu saran ısıtan yerden kopartılmak canını acıttı. çaresiz hissediyordu, savunmasızdı. o uzantılar onu bir suyun altına tuttu sonra pembe yumuşak bir bez parçasına sardı. az ileride ona aşk ile bakan çok güzel bir kadının kucağına verdi.

en iyi biyografi filmleri

yazarların beğendiği tavsiye edeceği filmlerdir.

(bkz:umudunu kaybetme)
(bkz:zafere hücum)
(bkz:rush)
(bkz:the theory of everything)
(bkz:bohemian rhapsody)

gucci

ışıltılı saçlar, hokka burun, beyaz ten, uzun bacaklar, güzel bir fizik, mavi yeşil gözlerden armineye.
gucci alıştırıldığımız güzellik anlayışı devrelerimizle güzelce oynamış, reklamın da mükemmelini yapmış olmuş.
kızcağızın etnik kimliğinden girip, fiziğinden çıkanlar olmuş sosyal medyada. ben sevindim. minicik kızların barbie bebekle başlayan, dayatılmış güzelleşme çabalarına çok üzülüyordum.
bir estetik cerrah röportajında, "operasyon yaşı 13-14e kadar indi" diyordu.
yapmayın, etmeyin. olduğunuz gibi çok güzelsiniz.

kaş laminasyonu

hiç abartmadan ve bir şey katmadan tam tanımı yazıyorum. bunu bir makyözden dinlediğim tanımdır.

-ya aysel ne bu kaş laminasyonu?
- kaş göz yapıyoruz işte.
-nasıl?
- kese kağıdına çizer gibi!

google'a erişimin kesilmesi

olan: bulgaristan hatlarında fiber hatlarda bir şey olmuş.
sonuç: nazikçe ifadesi kelebek etkisi... diğerini hayal gücünüze bırakıyorum.

son google, rekabet kurulu çekişmesinden sonra küçük bir provaydı sanki.

work and travel

amerikan hükumetinin kontrolünde yapılan, dünyanın değişik yerlerinden üniversite öğrencilerinin (18-26 yaş arası, akademik not ortalaması 4 üzerinden 2 olan) yaz tatilleri boyunca(3,5-4 ay) amerikada çalışıp ingilizcelerini geliştirme imkanları buldukları, dünyayı ve farklı kültürleri tanımalarını sağlayan bir öğrenci kültürel değişim programıdır. wat programı amerikayı turist gibi değil içinden biri gibi yaşamanızı ve anlamanızı sağlayan ve bunu yaparken de seyahat harcamalarınızı karşılayıp yanınızda bir miktar parayla dönebileceğiniz bir programdır.
https://www.elt.com.tr/workandtravel/nedenwat.asp

2008 yılında iyi ki yapmışım, tekrar olsa yine yaparım dediğim yaşarken zorlu maceralar, geriye dönüp bakıldığında komik ve güzel anılarla hatırladığım program.
tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki kendi ayaklarin üzerinde durmak, kendi paranı kazanmak ve zorluklarla başetmek için daha iyisi olamaz. ayrıca pratikte ingilizceni geliştirmek, yeni bir kültür tanımak ve onu yaşamak, yeni arkadaşlar edinmek, amerikayı gezmek ve ciddi anlamda alışveriş yapmak da diğer artıları.
kendi wat hikayemden kısaca bahsedecek olursam massachusetts eyaletinin boston şehrinde saatlik çalışma ücreti 9 dolar olan bir mağazada kasiyer olarak haftada maksimum 40 saat olacak şekilde çalıştım. 3 ay çalışıp kazandığım parayla konaklama, yeme-içme, alışveriş ve 3 haftalık gezi parasını karşıladıktan sonra 5 dolar ile ülkeye geri döndüm.kazandığım paradan kesilen verginin türkiyeye döndükten sonra 1 yıl içinde %80 kadarını geri aldım. amerika rüyasında boston, miami, orlando, washington, new york, philadelphia ve buffalo gezebildiğim şehir ve eyaletlerden.

stiletto

giyildiğinde öz güven havası yaratan ince topuklu, zarif,erkeklerin tutkusu, kadınların vazgeçilmezi.

toplum olarak henüz hazır olmadığımız şeyler

nezaket çerçevesinde bulunan hareketler bütünüdür.
sıraya girmek
otobüs, metrobüs vb. inenlere yol vermek
yolun sağ tarafını kullanmak gibi, gibi...

bir erkekle evlenme sebebi

pazartesi sendromu

maaşlı çalışa her canlının tadacağı sendrom. maaşlı demiyelim çalışan herkesin diyelim. bu bile hafifletmez aslında sendromu.
tatil modundan çıkmadan hafta sonu biriken işler ve aynı rutine dönüşün verdiği dayanılmaz "of bu ne ya" hissidir.
ofiste kahveler uçuşur, gereksiz şakalar yapılır, müdür gelir ve hafta başlar.